//
you're reading...
Sinema, Yayınlananlar

Cengiz Han

>

Madalyonun iki yüzü: Acımasız bir savaşçı, yüreği yaralı bir insan

Hiç bitmeyen bir tartışmadır; kötü mü doğulur, yoksa kötü mü olunur? “Kötü” göreceli bir kavram,özellikle de tarih söz konusu olduğunda,geçmişin bıraktığı muğlâk izlerin içinde, gerçekten“kim kötü? Kim iyi?” bunu keşfetmek hiç kolaydeğil. Yönetmen Sergei Bodrov da “Mongol-Bölüm 1”de,dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kara imparatorluğunu kuran ve yöneten Cengiz Han’ın hayatını bizlere aktarırken, onun dünyayı sarsan gaddar, savaşçı kimliğine değil de madalyonunöbür yüzündeki, oldukça yüksek stratejik zekâsının yanında hayli duyarlı, sadakate, dostluğa önem veren,çocuklarına karşı müşfik bir baba ve inançlı olduğu kadarda inatçı, âşık bir adama odaklanmış. Sergei Bodrov’un 2002’de kendisiyle aynı adı taşıyan ve aktör olan oğlu Sergei Bodrov Jr.’ı Kuzey Kafkasya dağlarında çığ düşmesi sonucunda yitirmesi, henüz on yaşındayken babası düşman klan Merkitler tarafından zehirlenerek öldürülen Cengiz Han’ın hayatından kesitler sunan “Mongol”u çekmeye karar verirken ne ölçüde etkilendi bilinmez. Ama Cengiz Han’ı bir canavar gibi değil, bir insan olarak ele alıp, Cengiz Han’ın içinde bulunduğu koşulların, bir insanı nasıl sarıp sarmaladığını ve zor şartlar altındaki bir yaşamın haykıran mücadelesini, objektif bir şekilde beyaz perdeye yansıtma çabasındayken, yaralı bir babanın duyarlılığında hareket etmiş olduğu aşikâr.

Sergei Bodrov Sr.’ın hem yönettiği hem de Arif Aliev ile birlikte senaryosunu yazdığı film, bir Rus, Moğol, Kazak ve Alman ortak yapımı. Film, sadece fakir ve talihsiz Timuçin’in nasıl dünyanın en büyük imparatorluğunu kuran ve yöneten Cengiz Han olduğunu anlatan, klasik anlamda epik bir film değil. Cengiz Han’ın benzersiz cesaretini ortaya koyan savaş sahnelerinden çok, küçük bir çocuğun iç dünyası; hayalleri, korkuları, istekleri, inançları üzerine odaklanmış bir film.

Batı’da gaddar, Doğu’da çoğunlukla bir kahraman olarak anılan Cengiz Han’ın çocukluğundan (1172), Cengiz Han unvanını aldığı 1206 yılına kadarki döneminin, görsel olarak hayli etkileyici bir dille anlatıldığı “Mongol”, yaklaşık yirmi milyon dolara mal olmuş. Sergey Trofimov ve Rogier Stoffers’ın görüntü yönetmenliğini yaptığı ve sinematografik olarak oldukça etkileyici olan filmin kurgusu da “Matrix”teki çalışmasıyla Oscar alan Zach Staenberg tarafından yapılmış. Filmde gerçekten görülmeye değer bir işe imza atan ve filme önemli katkısı olan yapım tasarımcısı Dashi Namdakov’un heykelleri, dünyanın en önemli müzelerinde, Rus ve diğer ülke devlet adamlarının özel koleksiyonlarında yer almaktadır.

Film, 1192 yılında, henüz Cengiz Han unvanını almamış olan Timuçin’in tutsak olarak bulunduğu Tangut’ta başlıyor ve Sergei Bodrov, seyirciyi daha sonra da can alıcı bazı sahnelerde incelikli bir metafor olarak kullanılacak şiddetli bir yağmur sahnesiyle selamlıyor. Cengiz Han’ın yağmura eşlik eden şimşekten, tüm Moğolların aksine, korkmaması onu diğerlerinden farklı kılan özelliklerinden biri ve belki de görsel olarak en akılda kalıcı olanı.

Etkileyiciliği yüksek bu giriş sahnesinin ardından, yirmi sene önceye; o dönemde dokuz yaşlarında olan Timuçin ve babası Yeşügey (Esugei)’in Timuçin’e gelin seçmek için Merkit klanına gitmek üzere adamlarıyla birlikte yol aldıkları zamana dönüyoruz. Göçebe klanlar arasında sürekli savaşın hüküm sürdüğü, her savaşta hasımların değiştiği ve bir han öldüğünde o klanın hakimiyetinin de bittiği bir zamandır bu. Yeşügey’in arkadaşlarından birinin klanında konaklamak üzere mola verdiklerinde, ileride eşi olacak Börte ile tanışması, Timuçin’in hayatındaki ilk dönüm noktası olur. Börte’den hoşlanan ve gelin olarak onu seçmeyi aklına koyan Timuçin, babasını bir şekilde ikna ederek gelinini Merkit’ler yerine bu zayıf klan içinden seçer.

Karşısına çıkarılan gelin adayları arasından tercihi tabii ki Börte olur. Beş sene sonra, Börte ile evlenmek üzere ertesi gün yola çıkarlar ve talihin kötü bir cilvesiyle mola yerinde düşmanlarıyla karşılaşırlar. Timuçin’in hayatındaki ikinci dönüm noktası da o gün gerçekleşir. Babası, düşmanın ikram ettiği sütü, geleneklerine aykırı davranmamak için içince zehirlenerek ölür. Bundan sonra filmde, hem kendisinin hem de sevdiklerinin hayatta kalması için mücadele veren, on yaşındayken bir anda büyümek zorunda kalan ve gücünü Tengri’den ve kendine olan inancından alan bir adamın mücadelesine tanık oluyoruz.

“Mongol”un senaryosunu, Cengiz Han’ın gerçek hayat hikâyesiyle birebir örtüşmediği için eleştirenlere “Olayların tam olarak nasıl olduğundan bahsetmiyorum. Sadece ‘böyle olabilirdi’ diyorum.” diye karşılık veren Rus yönetmen Sergei Bodrov, “Cengiz Han, işkenceyi yasakladı, köleliğe karşı çıktı. Pek çok kişi bunları bilmiyor.” diyerek gerçeği keşfetmek adına duyarlılığımızı hadım etmememiz gerektiğine de içten içe bir gönderme yapıyor.

Moğol geleneklerini aktarmadaki ustalığı ve yaratılmış başarılı atmosferine rağmen film, pek çok açıdan, Moğollar tarafından yöneltilen eleştiri oklarının da hedefi durumunda. Hoşnutsuzluğun bir kısmı filmin bazı yerlerde, gerçek olduğu düşünülen tarihi bilgilerle çelişmesiyle ilgiliyken, bir kısmı da yansıtıldığı şekliyle filmin Moğolları birbirleriyle sürekli kavga eden, barbar bir halk olarak dünyaya tanıtması ve filmde Cengiz Han’ın gücünün yeterince ortaya konulmadığıyla ilgili hassasiyetten kaynaklanıyor. Bir belgesel film seyretmediğimizin farkında olarak “Mongol”u o dönemin koşulları göz önünde bulundurularak çekilmiş, altyapısı oldukça iyi hazırlanmış epik bir film olarak değerlendirip, benzerleriyle karşılaştırıldığında bu eleştirilerin abartılı olduğu söyleyebilir. Yaptığı kötülükler göz önüne alındığında bir barbarı bu denli duyarlı ve kahraman bir adam olarak beyaz perdeye aktarmanın doğru olmadığını savunanlara karşı ise Bodrov, “Cengiz Han’ın yaptıkları, milyonlarca kişinin hunharca öldürüldüğü 20. yüzyıl katliamları yanında çok önemsiz kalır.” diyerek cevap veriyor.

Doğduğu sırada avucunda tuttuğu rivayet edilen kan pıhtısı Timuçin’in ilerde büyük bir savaşçı olacağının tanrısal işareti olarak algılanmıştı. Pek çoğuna göre o acımasız bir barbardır ama Cengiz Han’ın (Timuçin) gerçek kişiliği bu basit tanımlamadan çok daha gizemli ve çok daha katmanlıdır. Babası öldükten sonra kendi klanı tarafından terk edilen, okuması yazması olmayan bu genç adam, birbirleriyle savaşan Moğol kabilelerini bir araya getirerek, topraklarının yüz ölçümünü 30 milyon km2’yi bulacak şekilde genişleterek, gelmiş geçmiş en büyük kara imparatorluğunu kuracak ve Büyük Steplerin Cengiz Han’ı ilan edilecektir.

İki insan, bu büyük stratejist dehanın hayatını derinden etkiler: Biri aşık olduğu ve saygı duyduğu karısı Börte, diğeri kan kardeşi oldukları halde Timuçin’e olan sevgisini iktidar hırsına kurban ederek sonradan düşmanı haline gelen Camuha (Jamukha)’dır. Börte’yi kaçırıldığı Merkit klanından kurtarmak üzere Cengiz Han’a yardım eden Camuha, kısa bir süre sonra, dünyanın yarısına hükmedecek olan bu efsanevi liderin bir araya getirdiği yenilmez ordunun karşısına çıkacak ilk komutan olacaktır.

Sergei Bodrov, Cengiz Han’ı canlandırmak üzere Moğol olmayan bir aktörü tercih etmekte hiç tereddüt etmemiş. Japon sinemasının oldukça beğenilen aktörlerinden Tadanobu Asano’yu tercih ederken, seçimini, onu canlandıracak aktörün Cengiz Han’ın güçlü ve gizemli kişiliğini en iyi şekilde yansıtmasını, bu güçlü karakterin altında ezilmeden rolü taşıyabilmesini göz önünde bulundurarak yapmış. Asano’nun bu konudaki performansının Cengiz Han’ın gücünü yansıtmakta yetersiz kaldığı, sahnelerde oldukça donuk olduğu eleştirilerine katılmak mümkün değil. Belleklerde yer etmiş, Cengiz Han’ın vahşi, savaşçı ve güçlü bir kişi olması gerekirken, böyle bir kişinin aynı zamanda tutkulu bir âşık, müşfik bir baba, duyarlı bir komutan olabileceği ihtimali pek de kolay kabul edilemiyor. Çünkü hayallerdeki güçlü erkek imajını yıkan resme çabuk itiraz edilebiliniyor. Asano’nun ortaya koyduğu performans, filmin Cengiz Han’ın hayatını, onun sadece gaddar bir savaşçı değil aynı zamanda hepimiz gibi bir insan olduğu gerçeğini yansıtan tarzı ile oldukça tutarlı. Eleştirilerin aksine Cengiz Han’ın cesareti ve kaderciliği arasında kurduğu dengeyi yansıtmada oldukça zor bir işin altından başarıyla kalkıyor.

Bodrov filmde, Moğol halkının “kadın”a geleneksel bakış açısını, Cengiz Han’ın eşi ve annesi üzerinden vurgular yaparak, tüm filme ince bir şekilde işlemiş. Ve filmde “kadın” kavramına geniş ve önemli bir yer vermiş. Her iki kadın da güçlü, zeki ve en az erkekleri kadar cesur yansıtılmış. Filmden Moğol erkeklerinin hayatlarındaki en önemli şeylerinin başında eş seçimlerinin geldiği öğrenilirken, Yeşügey’in, eş seçerken dikkat etmesi gereken noktaları, oğlu Cengiz Han’a aktarırken de, yine Moğol kültürü hakkında ipuçları elde ediliyor. Moğol oyuncu Khulan Chuluun, bu ilk filminde, Cengiz Han kadar iyi bıçak kullanan ve onun kadar inatçı Börte rolünde şaşırtıcı bir performans ortaya koyuyor. Cengiz Han’a “İki koç kellesini aynı kapta pişiremezsin” diyerek iki “lider”in savaşmak  yerine güçlerini paylaşmalarının olanaksızlığına dikkat çeken Börte, karakteriyle güçlü olduğu kadar, uzak görüşlü bir kadın portresi de çiziyor.

Moğolistan, Kuzey Çin ve Kazakistan’ın farklı bölgelerinde gerçekleştirilen “Mongol”un çekimleri iki seneden fazla sürmüş. Cengiz Han ve onun kan kardeşi Camuha’yı canlandıran aktörlerden Tadanobu Asano Japon, Sun Hong-Lei de Çinli olduğundan her ikisi de bu dili öğrenmek durumunda kalmış. Çince, Moğolca, Kazakça, Korece, Japonca, Uygurca, Rusça ve İngilizce dilleri arasında çeviri yapan tam kırk çevirmen tüm çekim mekânlarında 600 kişilik film ekibiyle birlikte yer almış. Bodrov, “Mongol – Bölüm 1”in devamı olup olmayacağına kesin olarak karar vermemiş ama bir devam filmi çekilirse, bu sefer Cengiz Han’ın doğu Çin ile savaştığı son yıllarına odaklanmak istediğini söylemiş.

Tüm eleştirilere rağmen “Mongol Bölüm 1”in, son dönemlerin en önemli Rus filmlerinden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. İlk yıllarında belli bir süre sinemanın lokomotifi olan Rusya, sinemaya damgasını vuran Eisenstein, Vertov gibi büyük yönetmenler yetiştirmiş olmasına rağmen, sinema sektörünün karlılığını fark eden Amerikalı yatırımcıların para çuvalının ağzını açmaları ve sinemayı bir eğlence aracı haline dönüştürmeleriyle yıllardır bu alandaki rekabetten uzak kalmıştı. Fakat son dönemlerde toplumun beklentilerine cevap verecek teknolojiye sahip olmaya başlayan Rus sineması, kendi kabuğundan çıkarak, dünya seyircisine hala ayakta olduğunu hatırlatmayı başardı. Her zaman farklı bir yaklaşıma sahip olan Rus sinemacılarının gişe yapmak için kullanmak durumunda oldukları bazı araçları kullanırken, bir yandan da kendilerini teknolojinin dipsizliğine kaptırıp, yollarını kaybetmeden sinemaya daha çok şey katmaya devam edeceklerdir.

Aksiyonu yüksek olan sahnelere aldanıp bir macera filmi beklentisinde olanlar ya da “Gladyatör”, “Braveheart” gibi savaş sahneleri yoğun bir film bulmayı hayal edenler açıkçası “Mongol”da aradıklarını pek bulamayacaklar. Bu film, büyük Asya imparatorunun, özel hayatında onu etkileyen trajik olaylar bağlamında insani yönlerini ele alarak, avucunda kan pıhtısıyla doğan o bebeğin elinin, tarihin en büyük imparatorluğunu yönetecek demir bir yumruğa nasıl dönüştüğünün öyküsüdür.

Mart   2008

Cinemascope Dergisi

Discussion

No comments yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: